Kullanıcı Oyu: 0 / 5

Yıldız etkin değilYıldız etkin değilYıldız etkin değilYıldız etkin değilYıldız etkin değil
 

Dünya üzerinde konuşulan dillerin sayısı konusunda farklı görüşler olsa da kabaca bu sayının 3000 ile 4000 arasında olduğu kabul edilmektedir. Birleşmiş Milletlere üye olan ülkelerin sayısının 190 dolayında olduğu düşünüldüğünde dünyadaki ülkelerin pek çoğunun ikidilli ya da üçdilli veya çokdilli olduğu sonucu çıkar, dolayısıyla pek çok ülkede birden fazla dil konuşulmaktadır.

Çokdillilik günümüzde pek çok ülkenin ve toplumun bir gerçeği olarak karşımıza çıkmaktadır. Dünya nüfusunun yarısından fazlasının ikinci bir dile sahip olduğu veri olarak kabul edilmektedir. Avrupa'da tek ulus-tek dil anlayışı savunulsa da kıtada 120’nin üzerinde dilin var olduğu kabul edilmektedir. Avrupa Komisyonuna göre Birlik içinde sayıları yirmiyi aşan resmi dil yanında 50 dolayında da azınlık dili vardır.

Hint –Avrupa dil ailesine mensup diller, dünya nüfusunun yarısı tarafından konuşulmaktadır, ancak bu dil ailesine dahil olan diller dünyada var olan dillerin sayıca ancak %5’ini oluşturmaktadır. Dünya çapındaki dillerin en önemlilerinin sayısının 11 olduğu kabul edilmektedir çünkü bu 11 dil dünya nüfusunun %70’i tarafından konuşulmaktadır. Bu 11 dilin en önemlileri İngilizce, İspanyolca, Hintçe ve Çince sayılmaktadır ve bu dört dil dünya nüfusunun % 45’i tarafından konuşulmaktadır. İngilizce ve İspanyolca gibi bazı diller birden fazla ülkede resmi dil olarak konuşulurken bazı diller ise sadece sınırlı coğrafyalarda konuşulmaktadır örneğin İspanya’da konuşulan Bask dili.

İkidillilik, iki ayrı dilin birbiri ile karşılaşması durumunda ortaya çıkan doğal bir olgudur. Kişi kendisinden farklı bir dil konuşan biri ile iletişim kurmak istediğinde ya da farklı diller konuşan gruplar iletişim kurmak istediklerinde ikidillilikle karşılaşırız. Günümüzde ikidillilik olgusu ile karşı karşıya olan ülkelerin sayısı oldukça fazladır. Nüfusunun farklı etnik gruplardan oluşması nedeniyle birden fazla resmi dili olan ülkelere İsviçre, Belçika ve Lüksembourg örnek verilebilir. Bu ikidilli ülkeler dışında kimi ülkelerin bazı bölgelerinde eğitim ve yönetim dili olarak yerel dilin kullanılmasına izin verilmektedir. Buna İspanyanın Bask bölgesindeki durum örnek gösterilebilir.

ABD ve Kanada, göç alan ülkeler olarak ikidillilik olgusu ve onun yarattığı sorunlarla 20. yy.’ın başından beri karşılaşmaktadır. İkinci Dünya savaşından sonra Avustralya da onlara katılmıştır. Bu ülkelerde ikidillilik olgusunun yarattığı sorunları irdeleyen çalışmaların sayısı oldukça çoktur. Avrupa ülkelerinden Belçika, İrlanda, Romanya, Finlandiya, Grönland, resmi olarak ikidilli, İsviçre ise üçdillidir. Sadece beş ülkenin homojen bir nüfus yapısı vardır. Bu ülkeler ise: İzlanda, Portekiz, Lihneştain, Monako ve San Marino dur. Geriye kalan 25 Avrupa ülkesi içlerinde dilsel azınlıklar barındırmakla beraber resmi olarak tekdillidirler.

Avrupa ülkeleri anlaşıldığı gibi çok kültürlülüğe ve çok dilliliğe aslında yabancı değillerdir ve bu ülkeler arasında yüzyıllara dayanan siyasi, ekonomik ve kültürel etkileşim oldukça yaygın bir ikidillilik yaratmıştır. Bunun yanısıra savaşlar nedeniyle durmadan değişen sınırlar yeni azınlıklar doğurmuştur. Ancak esas sorun 60’lı yıllardan sonra Avrupa ülkelerinin de göç almaya başlaması ile daha hissedilir olmuştur. Fransa, Almanya, Hollanda, İsveç, Belçika, İsviçre ve İngiltere gibi ülkeler nüfusa katılan farklı kültür ve dile sahip yabancı işçilerin uyum sorunları ile karşılaşmışlardır. O zamana kadar pekçok Avrupa ülkesinde geçerli olan tekuluslu, tekkültürlü ve tekdilli yapılar tartışılır hale gelmiştir. Ülke nüfusuna yeni katılımlar bu ülkeleri çok uluslu, çokkültürlü ve çokdilli bir görünüme kavuşturmuştur. Bu durum göçmenlerin çocuklarının eğitimi ve çoğunluğun oluşturduğu toplumsal yapıya katılımı sorununu doğurmuştur.,

Avrupa ülkelerinde ikidilliliğe daha çok ikidilli ailelerin çocukları arasında ya da dilsel azınlıkları oluşturan kişiler arasında rastlanmaktadır. İçlerinde dilsel azınlık barındıran ülkelerin bir kısmı bu topluluklara destek verirken bir kısmı onlara baskı uygulamaktadır. Bu grupların yaşadığı ikidillilikte genellikle iki durumla karşılaşır. Ya bu ikidillilik korunur ya da tekdilliliğe doğru bir eğilim belirir ve zamanla o toplumsal yapı içinde ikidilliliğin kaynağı olan dilsel azınlık kültürel kimliğini koruyamayarak asimle olur. Bu sonucun doğmasında devletin ikidilliliğe bakış açısı belirleyicidir. Kimi ülkeler bunu resmen kabul eder (resmi olarak ikidilli Avrupa ülkeleri örneğinde olduğu gibi). Uygulamada ülkeler bu durumu aktif bir şekilde desteklemek yerine var olan ikidilliliği sadece kabullenmekle yetinirler. Ancak son yıllarda ikidilliliğin lehine bir yaklaşımın benimsenmesi eğilimi ağır basmaktadır.

Çok kültürlü ortamlarda ve özellikle de anadilinin bir azınlık dili olması durumunda onun eğitimine gerekli özenin gösterilmemesi pek çok sakınca yaratmaktadır. Bir devlet yapısı içinde farklı diller konuşan insanların bulunması aslında sadece günümüze ait bir olay olmayıp eskiden beri rastlanılan ve araştırmacıların yabancısı olmadıkları bir olaydır. Ancak günümüzde bu konulara daha duyarlı yaklaşılmaktadır. Çokuluslu imparatorluklarda farklı dilleri konuşan insanlar hep var olmuştur ancak o yıllarda örgün eğitim kurumlarının olmayışının yanı sıra, devletler resmi dili öğretme gibi bir gayret içinde de değillerdi. Ulus devlet yapısı her ne kadar bir değişim sürecine girmişse de (Avrupa Birliği benzeri yapılanmalar örneğinde olduğu gibi) hala örgün eğitim kurumlarında devlet hangi etnik kökenden olursa olsun, vatandaşı olsun olmasın, sınırları içinde bulunan insanların okul çağına gelmiş çocuklarına kendi resmi dilini öncelikle öğretme çabası içindedir. Burada cevap aranması gereken soru bu farklı dilleri konuşan okul çağındaki çocuklar anadillerinde eğitim yapma hakkına hangi ölçüde ve hangi sınırlar dahilinde sahip olacaklar ya da olmayacaklardır.

Çoğunluğun konuştuğu dil olan resmi dilden farklı bir dil konuşan bu insanlar o ülkenin yerli nüfusu olabilir (örneğin Amerika’daki Kızılderililer) veya siyasi gelişmeler ve savaşlar sonucu orada azınlık durumuna düşmüş olabilirler (örneğin Batı Trakya'daki Türk Azınlığı) ya da o ülkeye daha iyi bir yaşam aramak için göçmen olarak gelmiş de olabilirler (örneğin Almanya’daki yabancı işçiler ). Bu insanların okul çağındaki çocukları örgün eğitime katıldıklarında ortaya çok ciddi eğitsel sorunlar çıkmaktadır. Her ülke resmi dilde eğitim vermenin yanında onlara anadillerinde eğitim olanağını değişik düzenlemelere tabi tutmuştur. Genel uygulama bu çocukları resmi dilde eğitim veren hazırlık sınıflarında yoğun bir dil eğitimine tabi tutmak ve diğer çoğunluk öğrencilerinin seviyesini yakaladıklarına inanıldığı anda onları normal sınıflara aktarmak şekline olmaktadır. Bu uygulama doğal olarak farklı olanı sisteme entegre etmeyi amaçlamaktadır. Amerika'da özellikle anadili İspanyolca olan nüfusun yoğun olduğu Kaliforniya gibi eyaletlerde İspanyol kökenli ya da İspanyolca konuşan Latin Amerika kökenli göçmenlerin çocuklarına belirli bir süre anadilinde de eğitim verilmektedir ve daha sonra bu çocuklar resmi dilde eğitime katılmaktadırlar. Ancak uygulamaya şiddetle karşı çıkanlar bunun ulusal bütünlüğe uzun vadede zarar vereceği kaygısındadırlar. Avrupa’daki uygulamada ise haftanın belli bir günü veya günlerinde sınırlı sürelerle çocuklar anadillerinde ders görmektedirler. Avrupa’daki uygulama da ülkeden ülkeye değişmektedir. Ülkemiz Yunanistan'daki uygulamada ise devlet eliyle anadilinde eğitim sadece Batı Trakya bölgesindeki azınlık okullarında verilmektedir. Yunanistan'a değişik ülkelerden gelmiş olan yabancıların veya Yunanistan'a kesin dönüş yapan Yunan kökenlilerin çocukları hazırlık sınıflarında yoğun bir Yunanca programından geçirilirler.

Yukarıda da belirtildiği gibi sorun çok kültürlülük içinde anadilde eğitime ne kadar önem verildiği ile ilgilidir. Kültürün en önemli taşıyıcısı dil olduğu hatırlandığında  kişinin ilk dili gelişmemişse onun kendi kültürünü taşıyamamanın yanında diğer kültürlerle ilişkisinde de başarılı olması beklenmeyecektir. Anadili ve onun sahip olduğu gelişme düzeyinin, içinde yaşanılan ülkedeki çoğunluk dilini kavrama ve öğrenme konusunda çok önemli bir yere sahip olduğu kabul edilmektedir. Bilimsel araştırma sonuçlarına dayanılarak ileri sürülen görüşlere göre sistematik anadili bilgilerine sahip olanlarda ikinci dil yapısının oluşturulması kolaylaşmaktadır. Öğrenci anadilinde öğrendiği düşünce oluşturma araçlarını ikinci diline aktaracaktır.

Okul, öğrencinin bu anadili bilgisinden ikinci dili öğrenme sürecinde yararlanacak ve okula geldiğinde yaşı gereği kavram oluşumunun ikinci safhasının ortalarında bulunan çocuğun bu gelişim sürecini anadilinde tamamlamasına ve bir üst aşamaya geçmesine olanak sağlayacak mı?  Yoksa o ana kadar anadilde oluşmuş birikimi yok sayıp çocuğun o güne kadar bilgi edinme, duygularını anlatma ve düşünme aracı olarak kullandığı anadili ile ilişkisi kesilerek yabancısı olduğu bir dili araç olarak kullanmak zorunda mı bırakılacak? Eğer ikincisi tercih edilirse çocuğun o yaşa kadar anadilinde oluşturduğu birikimden yararlanılmayacak demektir. Bunun sonucu kaçınılmaz olarak çocuğa, ikinci dili öğrenme sürecinde başarısızlık olarak yansıyacaktır.

İkidillilik olgusu irdelendiğinde akla gelen ilk soru “ikidillilik nedir” sorusudur. Ne zaman ve hangi koşullarda bir kişi ikidilli sayılır? Her iki dili de çok iyi derecede bilmeli mi yoksa ikinci dilde sınırlı bir bilme düzeyi onu ikidilli olarak nitelemek için yeterli mi? Araştırmacılar kişinin ikidilli sayılması için iki dili ne derece bilmesi gerektiği konusunda ortak bir görüş etrafında birleşmemektedirler. Örneğin Bloomfield (König, 1987) ikidilliliği iki ayrı dili anadiline yakın bir seviyede bilme olarak nitelerken, Diebold (König, 1987) ikidilliğin yazılı dili anlama ya da okuduğunu anlama becerisi olarak kabul edilmesini önermektedir. İkidillilik kavramının kapsamı günümüzde farklı yönde tartışmalara neden olmakla beraber konunun önemi kabul edilmiş ve konu geniş bir araştırma alanı haline gelmiştir.

İkidillilik için 68 farklı tanımın varlığından söz edilmektedir. Bu bize üzerinde görüş birliği olan bir tanımın olmadığını göstermektedir. Tanım güçlüğü ikidillilik olgusunun durağan olmamasından kaynaklanmaktadır. Örneğin çocuk okula başlarken tekdilli iken aldığı eğitim sonunda ikidilli olabilir, bunu tersi bir durumda ise ikinci dilin körelmesi ve yitirilmesi ile çocuk tekdilli birine dönüşebilir. Verilen tanımlarda ikidilliliği karakterize eden özelliklerin değerlendirmesinin farklı açılardan yapıldığı dikkati çeker. Örneğin kimi tanımlar dilsel unsurları öne çıkarırken (her bir dili bilme düzeyi, bir dilin diğerine etkisi vs), başka tanımlar toplumsal unsurları dikkate almaktadır (ikinci dil hangi amaçla öğrenilir, ne zaman kullanılır vs.) Tüm tanımlar kişinin birden fazla dili bilmesi ve kullanması gerçeğinde birleşir.

İkidillilik konusu farklı disiplinlerce ele alınıp araştırılmaktadır. Konu alanlararası bir konumda bulunduğu için ikidillilik alanını kesin olarak belirlemek  güçtür. Bu konu ile ilgili olarak araştırma yapmış kişi kadar tanım vardır ve her araştırmacı kendi alanını kolaylaştıran tanımı benimsemiştir. İkidillilik daha çok ilgili disiplinlerin amacına göre araştırmacı tarafından ortaya konmaktadır. Günümüzde ikidillilik sadece dilbilimin konusu olmaktan çıkmıştır.

Psikolojinin ve psikodilbiliminin bakış açısı ile dikkatler birey üzerinde yoğunlaşmaktadır. Dilbilim ikidillinin dilsel yetkinliğini inceler ve bu çerçevede bir tanım yapar. Toplumbilim ve toplumdilbilim ikidilli birey ya da ikidilli topluluk temelinde konu ile ilgilenir ve toplumun diğer bireylerinin bu olguya bakış açısını inceler. Eğitbilim ikidilliliğin ivme kazanması için uygun eğitim metotlarını bulmaya çalışır, kültürel antropoloji ise ikidilli gruplarla kültürel kimlik arasındaki ilişkiyi inceler. Görüldüğü gibi ikidilliliğin incelenmesi ile ilgilenen değişik bilim dalları konuya kendi açılarından yaklaşmaktadırlar.

İkidilliliğin kriterlerinin belirlenmesindeki güçlük ikidilli konuşucunun kim olduğu sorusuna yanıt vermeyi de güçleştirmektedir. Bu nedenle konu ile ilgili araştırmalarda sıklıkla tanım vermekten kaçınılır. Peki ikidilli kimdir? Anadili dışında başka bir dilde iletişim kurabilen kişi ikidilli olarak nitelenmektedir. Bir tanıma göre ikidilli, yaşamının herhangi bir döneminde iki ya da daha fazla dili kullanabilen kişidir. Bir başka tanıma göre ise, içinde bulunulan topluluk ya da bizzat konuşan kişi tarafından saptanan, iletişimsel ve bilişsel yeteneğin zorunlu kıldığı sosyokültürel gereklere göre tekdilli ya da ikidilli topluluklar arasında anadili konuşucuları ölçüsünde kendini her iki dilde de ifade edebilecek durumda olan ve diğer taraftan bu kültürel ve dilsel gruplardan her ikisi ile de, ya da tümü ile veya en azından bir bölümü ile özdeşleşebilen kişi ikidillidir.

İkidillilikle ilgili verilen tanımların kategorize edilmesi durumunda iki farklı yöneliş dikkati çeker. Birincisinde bu olgunun daha çok dilbilimsel önemi vurgulanır ve bu tanımlar kişinin dilsel yeteneği üzerinde odaklanır. İkincisinde ikidilliliğin işlevselliği vurgulanır. Burada bu olgunun psiko-sosyo-dilbilimsel özellikleri dikkate alınır.

Peki Batı Trakya’daki Türk azınlığın eğitim sistemin bağlamında konu ele alınırsa azınlık çocukları ikidilli midir? Sorusuna ne tür bir yanıt verilebilir. Bölgedeki nüfus yapısı dikkat alındığında Türklerin yoğun olduğu yerleşimlerde çocuklar ikinci dilleri olan Yunancayla ancak ilkokul birinci sınıfta tanışmaktadırlar. Dolayısıyla onlar için ikidillilik bu eğitim sürecine katılmalarıyla başlamaktadır. Bu öğrencileri eğitimlerini tüm kademlerde tamamlarsa bu süreç içinde Yunancayı öğrenme düzeyleri ölçüsünde ikidilli sayılacaklardır. Yunancayı öğrenme becerisi ileri aşamaya ulaştığında da bu kişiler işlevsel ikidilli olacaklardır. Ancak şehirlerde yaşayan azınlık mensuplarının çocuklarının ikinci dil Yunancayla tanışmaları daha erken yaşta başladığından bunlar için erken ikidillilik sözkonusu olmaktadır. Ancak anadili ediniminin ilk aşamasında bu süreç tamamlanmadan sadece Yunanca eğitim veren anaokullarına deva etmenin anadili Türkçe açısından yaratacağı sakıncaları gözden uzak tutmamak gerekir. 

 

KAYNAKÇA

CUMMİNS, J.- DANESİ M.. (1990) Heritage Languages, The Development  and Denial of Canada’s Linguistic Resources, Toronto :Our Schools/Ourselves  Education  Foundation  and Garamond Press.

-----------,(1995), “Empowering Minority Student s: A Framework for Intervention”,  Garcia, O.,- Baker C., Policy and Practice in Bilingual Education:A reader Extending the Foundations. Clevedon: Multilingual  Matters, içinde s.. 103-115.

-----------, (2002), Tautotétes hypo Diapragmateusé, Ekpedeusé me Skopo tén Endinamosé se mia koinonia tés Eterotétas (Kimlikler Müzakere Sürecinde, Farklılıklar Toplumunda Güçlendirme Amaçlı Eğitim) (çev. Souzana Argire), Gutenberg Yayınları, Atina.

DAMANAKES, M. (2002), He Hekpedeusé ton Palinnostoundon kai Allodapon Mathéton stén Hellada, Diapolitismiké Prosengısé (Yunanistan'da Kesin Dönüş Yapanlar ve Yabancı Uyruklu Öğrencilerin Eğitimi, Kültürlerarası bir Yaklaşım), Gutenberg Yayınları, Atina

ERGENÇ, İ.,  (1993), Yurtdışındaki Çocuklarının Anadili Sorunu, Dilbilim Araştırmaları, Ankara: Hitit Yayınevi, s.61-70.

HERRMAN-TRİARHİ V., (2000) HeDiglossia stén Paidiké Helikia, mia Psihoglossologiké Prosengisé, (Çocuklukta İkidillilik, Psikodilbilimsel bir Yaklaşım) Gutenberg Yayınları, Atina.

KAVCAR, C., (1998), “Türkçe Öğretimi ve Sorunlar”,TÖMER Dil Dergisi, Mart 1998 sayı:65, Ankara: TÖMER Yayınları.

KÖNİG, G., (1987) “İkidillilik, Tanımı, Türleri”, Dilbilimin Dünü, Bugünü, Yarını, 1. Dilbilimi Sempozyumu Bildirileri, içinde s..85-89, Hacettepe Üniversitesi Yayınları, Ankara.

MAZİ-SELLA, E., (1997), “Diglossia kai Oligotero Omiloumenes Glosses” (İkidillilik ve Az Konuşulan Diller),To Meionotiko Fainomeno stén Hellada (Yunanistan'da Azınlık Olgusu) içinde s.349-413, Kritiki Yayını, Atina

------------------- (2001), Diglossia kai Koinonia (İkidillilik ve Toplum), Proskenio Yayınları, Atina

SKOURTOU, E.,(1997) Themata Diglossias kai Hekpedeusés (İkidillilik ve Eğitim

Konuları), Nisos Yayını, Atina

----------- (1999) “Odigei he Diglosse Hekedeusé Panta sté Diglossia?” (İkidilli Eğitim her Zaman İkidilliliğe Götürür mü? Yorgogiannis, P. Themata Diapolitizmikés Hekpedeusés, Gutenberg Yayınları, Atina, içinde s...145-155

----------,(1999) “He Paradeigmatiké Skhesé Protés kai Deuterés Glossas kai he Paidagogikes tés Synepeies” (Birinci ve İkinci Dilin Paradigmatik İlişkisi ve Bunun Eğitsel Sonuçları”, Yorgogiannis, P., Themata Diapolitizmikes Hekpedeusés, Gutenberg Yayınları ,Atina, içinde, s..131-143.

 

 

Öğr. Gör. Dr. İbrahim Kelağa Ahmet 

Rastgele Makale

H δραχμή (πληθυντικός: δραχμές) ως νομισματική μονάδα του σύγχρονου Ελληνικού κράτους καθιερώθηκε για πρώτη φορά κατά την περίοδο αντιβασιλείας του Όθωνα με το Βασιλικό διάταγμα της 8ης Φεβρουαρίου 1833 αντικαθιστόντας τον φοίνικα, νόμισμα που προσπάθησε να καθιερώσει ο Ιωάννης Καποδίστριας το 1828 .Απο τότε και αδιάλειπτα μέχρι τις 28 Φεβρουαρίου 2002, η δραχμή ήταν νομισματική μονάδα του Ελληνικού κράτους.

 

Devamını oku...