Kullanıcı Oyu: 0 / 5

Yıldız etkin değilYıldız etkin değilYıldız etkin değilYıldız etkin değilYıldız etkin değil
 

Yarı uykulu bir halde annesinin eline sıkı sıkıya tutunmuş, ondan daha geri, sürüklenircesine yürümeye çalışıyordu. Ayakları ileri değil, geriye, eve gidiyordu sanki . Annesini öylesine geriye doğru çekmeğe çalışıyordu. Annesi, çocuğunun bu isteksizliğini görüyor, onu meraklandırmağa çalışıyordu; binbir dereden su getirerek. Yuvanın güzelliğinden, oradaki oyuncaklardan söz ediyor, yeni arkadaşlar edineceğıni söylüyordu. Çocuk, annesinin tüm dediklerini boşa çıkarmak istercesine:

-Ben o çocukları hiç tabımıyorum! Oyuncak moyuncak da istemiyorum! Sonra ben onların dillerini de bilmiyorum; anne beni oraya neye götürüyorsun? Gitmek istemiyorum işte!... diye yalvardı.

                Anne , çocuğunun “beni oraya neye götürüyorsun?” sorusuna bir çıkışmış gibi sarıldı:

-İyi ya işte oğlum, seni oraya o bilmediğin dili öğrenmen, böylece o çocuklarla da anlaşabilmen için götürüyorum. İnsan bir dil bilince bir kişi, iki dil bilince  iki kişi gibi olur. Tüm bunları büyüyünce anlayacaksın. O zaman da bize dua edeceksin, dedi.

                Çocuk bir şey anlamamıştı. Ne olursa olsun, yine de oraya gitmek istemiyordu. Sanki içinde bir şeyler kopuyordu, ya da bir şeylerden, bir yerlerden koparılıyordu...

***

Çocuğun anne ve babası düşünmüşler taşınmışlar, birçok anne ve baba gibi çocukarını, çocuk yuvasına vermeyi kararlaştırmışlardı. Böylece, çocukları daha okul öncesinde, yaşadıkları devletin dilini öğrenecek , ilkokula bir şeyler bilerek başlayacaktı. Aynı zamanda sosyalleşecek, kolay arkadaşlıklar kuracaktı. Kendileri gibi olmaycak, toplumsal yanı güçlenecek, kısacası sosyal ve çağdaş bir kişi olacaktı. Daha bir sürü bilmedikleri kazanımları olacak, yuvada beceriler kazanacaktı. Üstelik çocuk yuvalarında çalışanların çoğu da, azınlık çocuklarına çok sıcak davranıyorlarmış diye söyleniyordu.

                Bunun gibi ve daha bilemedikleri bir sürü nedenden çocuklarını yuvaya vermeye karar vermişlerdi. Ama nedense, durmadan kendilerini haklı gösterecek nedenler arıyorlardı. Sonunda da işin döğrusu bu olmalı diyorlardı. Çünkü, azınlık içinde ileri gelenler, tahsil görüp meslek sahibi olmuş kişilerden çoğu, çocuklarını yuvalara gönderiyorlardı. Onlar böyle davranıyorlarsa doğrudur. İşte bu kişilerden sormuşlar, soruşturmuşlar göndermelerinin doğru olacağına kanısına varmışlardı. Kısacası yuvaya gitmekle çocukları kazançlı çıkacaktı. Onun için de bir meslekten emekli yaşlı komşularının uyarılarına kulak asmamışlardı. İnsanların yaşlanınca daha bir tutucu olduğu, gençlere yönelik eleştirel bir tutum içine girdiklerı hep bilinen şeylerdi. Yüksek okullar bitirmiş, zehir gibi, çoğu kendi dalında uzmanlaşmış,her tuttuğunu koparır görünen nice gençler de bu gibi yaşlıları hep eleştirmiyorlar mıydı? İşte bu nedenle, bu yaşlı emeklinin sözlerini hiç hesaba katmamışlardı.

                Sabahın soğuğunda çocuğunu yuvaya götürenanne bunları geçiriyordu aklından. Ona göre herşey güzel, verdikleri karar doğruydu. Yanlız, çocukları isteksizdi. Hepsi o kadar.

-Bak oğlum, o yuvada yalnız sen değilsin. Komşumuzun oğlu olan arkadaşın Altan da kaç zamandır bu yuvaya gidiyor. Ayrıca, sen de tanıyorsun. Kasım amcalarının kızı Işık da gidiyor. Onlar hiç senin gibi yapmıyorlar. Onlara da sordum, yuvayı çok sevdiklerini söylediler. Öteki çocukları diyeceksin, onlar da senin gibi çocuk; seni yiyecek değiller ya... diyerek çocuğunu sakinleştirmeğe çalışıyordu.

                Bu arada çocuk sanki sakinleşmiş, artık direnmiyor, sesini çıkarmıyordu. Annesinin kolunda uslu uslu yürüyordu. Çocuğun bu tutumu annesini rahatlattı.

***

Gerçekten de çocuk sakin görünüyordu. Biraz önceki isteksizlği üzerinden atmıştı. Şimdi mahallelerinin sokağını geçmişler, küçük bir alana çıkmışlardı. Dere Mahallesi batıda arkalarında kalmıştı. Önlerindeki küçük alanın karşısında bir zamanlar dört-beş dönümlük bir tarla (arsa), hemen onun yanında da Halil Ağa’nın yanmış un fabrikası, yani değirmeni vardı. Biraz daha aşağıda  sağ tarafta, yüksek duvarları içinde kaybolmuş gibi duran Niyazi Bey’in konağı. Yalnız konak, daha yıllar öncesinden el değiştirmiş, yabancı bir tütün şirketinin nalı olmuştu. Bu güne bu gün, o konağa lüks özel arabalar girip çıkmakta; böylece konak o eski güzelliğini ve yüksek duvarları içindeki gizini hâlâ korumakta, ve de onu bilenlerin ilgi kaynağı olmaktadır.

                Şimdi anne ile çocuğu bu küçük alanı geçmiş, oldukça çarşı içindedirler. Anne, çocuğun çarşı içinde kendisine problem olmayacağını düşünerek rahattı. Sakin sakin alanı geçerek bir zamanlar Karasuların hanı olan, Zincirli Han’ı önündeki sokağa girmişlerdi. Gittikçe yuvaya yaklaşıyorlardı. Çocuk biraz önce takındığı sakin tavır içindeydi...

                Ne olacak, çocuk dünyası işte... Değışken ve renkli bir dünya. Alabildiğine ilginç, sınır tanımaz, dış etkenlerden ve eleştirilerden ders alınarak imrenilecek derecede özgür, kaygılardan uzak bir dünya. Onun için de onlar, dünyalarını kaygısız ve sakıncasız istedikleri gibi kurarlar. Bu özelliklerinden olacak, lâfın doğrusunuçocuklarda ararız.

                İşte Kaya’nın halinden de, olayları istediği şekilde yönlendireceği, amacı doğrultusunda kullanacağı anlaşılıyordu. Kafasında bunları kuruyor olacaktı. Belki de sakinliği bundandı. Onu istemediği bir yere bakalım nasıl götürürlerdi?...

                Yine de  içinde bir çekingenlik, bir korku vardı. Hiç tanımadığı, kendi dilinin konuşulmadığı bir yere gittiğini çok iyi biliyordu. O yer ona, kapkaranlık bir bodrum gibi görünüyordu. Acaba, kafasında tüm kurduklarını yapabilecek miydi?...

***

İşte sonunda yuvaya gelmişledi. Yuva, oyuncaklarla dolu güzel bir yerdi. Ama hiçbir şey, hiçbir güzellik onun gözünde yoktu. Annesi öğretmenle anlamadığı bir sürü şeyler konuşuyor, arada sırada da onu gösteriyordu. Bayan öğretmen de annesinin her gösterişinde ona gülümseyerek bakıyordu. O ise, artık işin sonuna gelindiğini , annesinden ayrılacağını düşünüyor, çevresini görmüyordu bile. Derken bir elin kendi elini tutup çektiğini sezinledi. O an var gücüyle annesinin eline sarıldı. Annesi kendini çekince , öylece öğretmenin elinde kalakaldı; içinde sonsuz kara bir boşluk! O kara boşluk içinde  durmadan düştü düştü, düştükçe sanki o küçücük geçmişinden koptukça koptu; annesi, evi, aılesi o karanlığın başında aydınlık kaldı... O karanlıkta, içinde onulmaz bir şeyler incindi, kırıldı! Yolda kurduğu hiçbir şey aklında kalmamıştı. Karanlık içinde kaybolup gidiyordu! Elini tutan ele sımsıkı sarıldı! Sanki o karanlık çukura sonsuz düşüşte onu kurtaracak bu eldi...

***

Anne yuvanın kapısından  çıkınca bir oof çekti. Bu iş bitmişti. Zaten yuvaya yazdırmakta geç kalmışlardı. Diğer çocuklar nerdeyse bir buçuk aydır yuvaya gidiyorlardı.

                Eve geldi. İçleri pek rahat olmayan dede ile nine gelinlerine çocuğun yuvaya nasıl gittiğini sordular.  O da:

-Baştan yolda giderken biraz mız-mız etti. Ama gidince yatıştı, dedi. İhtiyarların içi bu sözlerden hiç de rahatlamadı. Biraz sonra baba da dükkândan telefon etmiş, durumu sormuştu. Kadın ona da aynı şeyleri söyledi;onu rahatlattı.

                Sonraki sabah için kadının içinde yine de endişeler vardı. Acaba çocuk yine problem yaratır mıydı?Hiç de düşündüğü gibi olmadı. Çocuk problemsiz yuvaya gidip geliyordu. Orada ne yapıp ettiği sorulunca da, pek bir şeyler anlatmıyor, yalnız oyuncaklarla bol bol oynadıklarını, şarkılar söylediklerini, oyun oynadıklarını söylüyordu. Ama  sordukları halde bunları inceden inceye anlatmıyordu. Oysa çocukları yuvaya gitmezden önce çok konuşkandı. Anne baba, çocuğun bu durgunluğunu, yuvadan bir şey söylememesini, dili bilmediğine yorumluyorlardı. Bunun üstünde de zaten pek durmadılar.  Çocuk her gün kuzu kuzu yuvaya gidip geliyordu. Daha ne istiyorlardı. Bir şeyler öğrenince onlara anlatırdı. Hele bir dili öğrensindi...

                Böylece günler, haftalar geçti. Çocuk hafta tatillerini iple çekiyordu. Güzel havalarda, hafta sonu tatillerini hep bahçede geçiriyortdu. Havanın tek yağdırı olmasın, soğuk da olsa o hep dışarda oynamak istiyordu; evdekileri dinlemiyor, kendi kendine gün boyunca evlerinin büyük bahçesinde oynuyordu. Yine böyle bir Pazar günüydü. Sanki bahardan kalma bir gündü. Çocuk bahçedeki kum yığını izerine oturmuş, oynuyordu. Elindeki şeylerle bir şeyler yapmağa çalışıyordu. O sırada emekli komşu amca bahçe kapısından girmiş, fakat çocuk onu görmemişti bile. Amca ilgiyle ona yaklaşırken ancak sezdi. Komşu amca:

-Kaya paşa, orada ne yapıyorsun bakalım? Dedi.

Çocuk bağladığı iki tahta parçasını kaldırıp göstererek:

-Istavro! Dedi.

Yaşlı amca bir anda kaygılandı:

-Ne, istavroz mu?!... dedi.

Kaya:

-Istavro işte! Dedi, aldırışsız ve gülümseyerek.

                Komşu amca endişelendi, fakat çocuğa hiçbir şey demedi. Dedesinin içerde olduğunu öğrenince eve doğru yürüdü, seslendi. İçerdekilerden biri kapıyı açtı, komşuyu karşıladı.

                Çocuk kum yığını üzerinde oyununa devam etti. Komşu amca  içerde de hiçbir şey demedi. Yalnız, çocuğun yuvada nasıl gittiğini sordu. Kaya’nın annesi:

-Şükür yatıştı artık, dedi.

***

                Günler geçmiş, çocuğun beklediği büyük tatil gelmişti. İki hafta yuvaya gidilmeyecekti. Çok seviçliydi. Günlerini yine hep bahçede geçiriyordu. Nerdeyse her akşam da evlerine misafirler geliyordu. Büyüklerin konuşmalarını dinlemek onun için ayrı bir zevkti. Bir köşeye oturur onları dinlerdi. O akşam da , o çok sevdiği emekli komşu amca gelen misafirlerin arasındaydı. Onun konuşmalarını ilgiyle dinlerken, nasılsa genç bir komşu amca söz arasına girerek:

-Hadi bakalım Kaya, yuvada öğrendiğin şarkılardan birini bize söyle, dedi.

Tam babası, o, şarkılardan hiçbirini bilmiyor diyecekken, Kaya:

-Ayos Vasilis erhete... diye Hıristiyanların ilâhi niteliğinde olan bir dilek şarkısını söylemeğe başladı. Şaşıran anne baba, ne diyeceklerini, ne söyleyeceklerini bilemediler. Çocuklarının sonunda istenmeyen bir hareket yapmasından çekinerek, kaş göz işaretiyle onu susturmağa çalıştılar. Fakat çocuk onlara bakmıyor, söylemesini sürdürüyordu...

                Çocuğun söylediği şeyden çok kaygılı  da olsa, emekli amca, bu dersten tek memnun olan kişiydi.

                İçinden kendi kendine, acı da olsa, “Bir musibet, bin nasihatten yeğdir. İnşallah gençler derslerini almışlardır,” dedi…

 

Mustafa TAHSİNOĞLU

Rastgele Makale

17- 18 Kasım 2007 ‘de İngiltere BatıTrakya Dayanışma Derneği tarafından  BatıTrakya’nın konu alındığıbir sergi düzenlendi.

2 gün süren sergide, Cumartesi günü yapılan açılışta BatıTrakya’nın bir çok önde gelen isimleri de ağırladı(ÖrneğinGümülcine Milletvekili gibi).

Devamını oku...