Kullanıcı Oyu: 0 / 5

Yıldız etkin değilYıldız etkin değilYıldız etkin değilYıldız etkin değilYıldız etkin değil
 

Kendi etrafımıza bir bakalım son beş yıl da hepimizin arkadaş ve iş çevresi ne kadar genişledi? Özellikle de bilgilenme ve bilgilendirme alanında olanaklarımız sınırsızlaşıyor. Oturduğumuz yerden dünyadaki bütün gelişmelerden haberdar olabiliyoruz. Şarkılarımızı artık kendimiz söyleyip kendimiz dinlemiyoruz. Kavgalarımızdan, şikayetlerimizden, problemlerimizden veya mutluluğumuzdan bir tek komşularımız haberdar değil.

 Herşey, herkesin gözü önünde bir film şeridi gibi geçip gidiyor ve bizler doğal olarak bir elimizde popcorn diğer elimizde içecek bütün gelişmelere seyirci kalıyoruz. Herhalde dizilere karşı olan alışkanlığımız yüzünden olsa gerek. Ama iyi tarafıda var gibi; karamsar olmamak gerek en azından farklı yerlerde yaşayan insanların sosyo-ekonomik yapılarını görüp inceleyebiliyoruz ve en önemlisi kıyaslama yapıp kendimizi tartabiliyoruz.

Dünya gerçektende küçük bir köy haline geldi; hayatımız kolaylaştı, basitleşti diyebilir miyiz? Neden olmasın ki; zaten amaç bu değil mi; bunca imkanların ve fırsatların olduğu küçücük bir köy de zorluk çekmek, sıkıntı çekmek mümkün müdür? 

Vaad edilenlere, yazılıp çizilenlere bakıyorum mümkün görünmüyor; herşey güllük gülüstanlık. Bir de başımı çevirip sokaklara baktığımda kendimle çelişkiye düşüyorum. Galiba ters giden bir şeyler var demekten kendimi alamıyorum. Yunanistan`da olduğu gibi diğer bir çok ülkede de sokaklar ve şehir meydanları birilerine ve bir şeylere karşı sitem eden insanlarla dolu. Peki ama neye karşı kime karşı bu sitem ve haykırış? Eyvah aldatıldık, kandırıldık demek için biraz geç mi oldu dersiniz? Ortada aldatılan ve kandırılan birileri var bu bir gerçek, fakat ne hikmetse her ülkenin halkıda hükümetide dertli ve sitemkar. Peki bu durumda kim kimi aldattıda bu insanlar sokaklara döküldü?

İnsanların sokaklara dökülüp protestolara başvurmasının nedeni ekonomik kriz gibi gözüksede; aslında ekonomik kriz ‘’bıkkınlar’’ adı altında dünya genelinde devasa bir insan topluluğu oluşmasında bardağı taşıran son damla rolünü üstlenmiştir diyebiliriz. 

Global ekonomik krizin tetiklediği bu kaos sosyo-toplumsal dengesizlikleride gün ışığına çıkardı. Kaliteli yaşam standartlarıyla donatılmış ve altın tepside sunulmaya çalışılan ‘’yeni dünya düzeni’’ olarak adlandıran tutarsız düzen çirkin yüzünü iyice hissettirmeye başladı. Toplumda var olan sınıf farkı ve bu sınıflar arasındaki farkın kapanması yerine daha çok açılması yani zenginin daha zenginleştiği fakirin ise daha fakirleştiği bir ortamda tepkilerin oluşması doğal karşılanmalı. Üstelik bir çok insanın yıllarca çaba sarfetmesine rağmen hakettiği yere ve değere ulaşamaması doğal olarak eşitsizlik terimlerini iyice körükledi. Ekonomik krizin etkisiylede sisteme karşı iyice güvensizlik ve tepki oluştu diyebiliriz.

Toplumun yapısı gereği bazı sosyal ve ekonomik sınıflar mevcut. Toplumun dinamiklerini oluşturan bu sınıflar bir piramit modeli gibi çalışmakta. Yüksek eğitime ve ekonomiye sahip olanlar derecelerine göre piramitin tepesine doğru sıralanmakta. Arada ki farkı kapatabilmek adına çalışan hakeden kişiler sınıf atlayıp hakkettiği yeri alabilmesi için ise ‘’fırsat eşitliği’’ yasası mevcut. Teoride kulağa oldukça hoş gelmekte. Herkese eşit muamele gösterilmekte ve eşit imkanlar sunulmakta. Kimse haksızlığa uğramadan hiç bir hakkından mahrum edilmeden hayatını sürdürmekte. Aslında fırsat eşitliği adı altındaki yasa toplumdaki eşitsizliğin ispatı niteliğinde. Herkesin eşit olduğu bir toplumda fırsat eşitliğine ne gerek var ki? Peki nasıl oluyorda kalabalığın arasında yanlızlığı oynar gibi imkanların arasında imkansızlığı oynayabiliyoruz?

Fırsat ve imkan eşitliği pratikte sanıldığının aksine biraz tuhaf işlemektedir. Fırsat eşitliği yasası yasallaştırılmış eşitsizlik sistemidir. Yani kimin, neyi, ne kadar alacağını belirleyen bir nevi paylaşım aracıdır. Bir başka değişle şöyle ifade edebiliriz: A sınıfında olan kişiler şu kadar itibar ve şu kadar maaş alacaktır; B sınıfındakiler ise şu kadarını alabilir diye sıralayabiliriz.

Ve bir çelişki teoride fırsat eşitliği bütün insanlara aynı imkanları ve hakkı sunmak için var olsada bazı toplum mühendisleri tarafından pratikteki işleyiş tarzı benimsemekte. Yani bir toplumun sorunsuz çalışabilmesi ve rekabetçi olabilmesi için toplumda eşitsizlik ve sınıf farkının olması gerektiği savunulmakta. Toplumu ileriye taşıyabilmek adına önemli ve zor görevleri yerine getiren insanların hem maddi hem manevi mükafatı yüksek olmalı tezi ileri sürülmekte. Bir profesörün veya bir başkanın itibarı, hakları, maaşı ve oyu bir çobaninkiyle bilemedik bir çiftçiyle aynı olamaz!. Bu kişiler alt tarafı üst makamdaki kişilere gıda üretimi sağlamaktadır. Belki de nefes alıyor olmaları bile bir lütuf sayılır kim bilebilir…

Çalışıp hak eden kişiler için piramitin tepesine doğru yükselmesinde hiç bir sakınca ve engel görünmüyor. Kişi sınıf atladıkça mükafatı artacak güç, itibar ve saygınlık kazanacak. Ne kadar güzel değil mi? Peki ya herkes piramitin tepesine çıktığında ne olacak? Daha da önemlisi bu roller neye göre veriliyor? Sınıflardaki yerler kimler tarafından neye göre dağıtılıyor hiç düşündük mü acaba? Cevap aşikar nesilden nesile devir teslim olayı ve eğitim sistemi aracılığıyla.

İşeğitim sistemine düşünce ve eğitimdeki çarpıklıkların yanı sıra eğitimin ticari bir sektör gibi çalıştığını göz önünde bulundurduğumuzda, eğitim alanında kimlerin ilerleyebileceğini ve kimlerin toplumdaki rol dağılımında avantajlı olabileceğini bulmakta fazla zorlanmayız herhalde. Okullarda öğrencilerin kişisel başarılarının-yeteneklerinin değilde ailelerin ödüllendirildiği bir değerlendirme not verme işlemi söz konusu olduğu ve bunun önüne geçilemediği herkes tarafından bilinmekte.

Örneğin iki öğrenci düşünelim biri hem ailesi tarafından derslerinde yardım görmekte hem kursa gitmekte. Diğeri ise sadece normal okuluna gitmekte ve okul çıkışı büyük ihtimal bir işte çalışmakta. Bu durumda okuldaki performansta ve değerlendirmede öğretmen aslında ailelere not vermekte. Biri daha baştan kazanmaya odaklı diğeri ise kaybetmeye. Yeri gelmişken bir parantez açalım eğitimde öğrenme açısından çocuklar arasında hiç bir fark bulunmamakta. Bu tez nevrologlar, psikologlar, sosyologlar ve pedagoglar tarafından bilimsel olarak ispatlanmıştır. Bütün çocuklar eşit derecede öğrenme kabiliyetine sahiptir. Bazı istisnalar hariç; mesela zihinsel engelli çocuklar dışında. Bir çocuğun okuldaki başarısını ve hayata dair hedeflerini etkileyen ana unsurlar ailesinin yapısı (sosyo-ekonomik durumu), yaşadığı çevre, ve arkadaşları olarak sıralanmakta.

Konumuza dönmek gerekirse eğitimdeki bu durum toplumdaki rol dağılımında bir kısır döngüye sebebiyet vermekte yani doktorun oğlu doktor, çiftçinin oğlu çiftçi olması gibi. Fakat unutmamak gerek bazı istisnalarda yok değil. Nadiren de olsa kişisel başarılar görülmekte. (Azınlık öğrencilerine uygulanan kontenjanı hesaba katmamak gerek. Kontenjanın yokluğu bir çok genci kısır döngü olayına sürükleyecektir yani baba mesleğine. Fakat varlığı ise eşitsizliği simgelemekte). Genel bir değerlendirme yapmak gerekirse “bıkkınlar” (αγανακτισμένοι) olarak kendilerini adlandıran ve Avrupa çapında devasa bir insan topluluğunu barındıran bu akım aslında toplumdaki bu kısır döngünün eseri sayılır.

Tabi sadece bu değil; gelişen ve büyüyen dünyamıza en büyük katkı hiç şüphesiz teknoloji sektöründen gelmekte. <<Tehnokratiya>> olarak adlandırılan bu durum bir çeşit evlilik gibi yorumlanabilir. Hiç şüphe yok ki hepimiz teknolojiyle içiçe yaşamaktayız yani teknolojiyle evli sayılırız. Ne denli teknolojinin etkisi altında yaşadığımızı ve teknolojiye ne kadar muhtaç olduğumuzu anlatmak için uzun uzun örnekler vermeye gerek yok. Sadece bir süreliğine elektriklerin kesildiğini düşünmemiz yeterli olacaktır. Böyle bir eşten insan kurtulmak istesede kurtulamaz boşanamaz değil mi? Çok sevdiğimiz birisiyle yaşamak istiyorsak bazı bedeller ödememiz gerektiğinide biliyoruzdur herhalde. Sorun bu bedelleri ödemekte değil. Sorun bu bedelleri ne zamana kadar ve hangilerini ödeyebileceğimizdir. Günümüzün <<zamazingoları>> hergün yenilenmekte ve onları almakta mecburi sayılır, çünkü her biri bir diğerinin parçası veya devamı. Biri olmazsa diğeri çalışmaz.

Medyanın yardımıylada bizlere servis edilen gerekli gereksiz bir sürü yapay ihtiyaçlara sahip olma arzusu ve birazcıkta olsa ‘’onda var bende de olsun’’ anlayışıyla hareket ettiğimizden masraflar birer çığ gibi büyümekte. Birde kredi yoluyla alındıklarını düşündüğümüzde geleceğimizi yani yarınlarımızı ipotek altına alarak yaşadığımızı inkar edemeyiz. Dolayısıyla rüzgarın etkisine kapılıp yaptığımız masrafları karşılayabilmek için eskiye oranla çok daha fazla çalışmamız gerekmekte. Bu hızla gidecek olursak 20 yıl sonra ihtiyaçlarımızı karşılamak için günde 24 saat mi çalışmamız gerekecek? Şimdilik saatler bir yana dursun bu mevzuda sağlıklı bir sonuç almak için iş ve eğitim ilişkisini incelemekte fayda vardır.

Tekrar eğitim konusuna dönelim ve eğitimin toplumdaki rollerin dağılımındaki etkisini hatırlıyalım. Sonuç ortada alt kesimlerde olan insanları çıkmaza sürüklemekte. Çığ gibi büyüyen ihtiyaçları karşılamak için insanların çok daha fazla çalışması gerekmekte. Çalışabilmek için ise eğitim şart. Fakat eğitim alt kesimlerde yer alan insanlara sırtını çevirmiş durumda. Böyle bir tablo karşısında isyan etmeyipte sokaklara çıkmamak mümkün mü? Cevabı bütün ülkelerin meydanlarında gizli olsa gerek.

Eğitimin genel anlamdaki rolü irdelenmeden olmaz herhalde. Aslında eğitimin varlığı sanıldığı gibi insanların sosyalleşmesi, ahlak sahibi olması, topluma faydalı-yararlı insanlar yetiştirmesi yönünde tam kapsamlı rol üstlenmediği bir çok sosyolog ve pedagog tarafından belirtilmekte. Zaten öyle olsaydı çok daha farklı bir modele ve ilkelere sahip olurdu. Genel anlamda eğitim sistemi sanayisi gelişmiş ülkelerde devasa sektörlere ve mega-patronlara karşı otoriteye itaat eden saygılı, efendi ve dilsiz elemanlar yetiştirmek üzerine kurulu. Diğer taraftan ise dünya genelinde sayıları parmakla sayılabilecek kadar az olan ve sadece belirli bir statüye sahip olan kişilerin katılabildiği özel okullardaki eğitim anlayışı ‘karar alma ve talimat verebilme’ üzerine kurulu olduğu göz önünde bulundurulduğunda eşitsizliğin bir başka boyutu ortaya çıkmakta.

Önce bir iki hatırlatmada bulunalım dünya üzerindeki servetin ve doğal olarak gücün yüzde 75’i dünya nüfusunun üçte birine ait. Diğer yüzde 25’lik dilim ise nüfusun üçte ikisi tarafından paylaşılmakta. Şimdi de biraz eskilere yani bu sürecin başlangıç noktası olan sanayi devrimine gidelim. Sanayi devriminden sonra mega-patronlar tarafından devasa fabrikaları ve işletmeleri çalıştırabilmek için eğitimli ama daha da önemlisi kurallara uyan işçilere/elemanlara ihtiyaç duyulmaktaydı. Fakat ilginç olan insanların ihtiyaçlarını karşılayabilmeleri için işe ihtiyacı olmasıydı. Neden olsun ki? Süslü püslü yapay ihtiyaçlar, rekabetçilik ve özenti durumları ne kadar yaygın olabilirdi ki? En önemlisi de borçlanma durumu bulunmamakta. Ama nedense zamanla bunlara ihtiyaç duyulmaya ve masrafları karşılayabilmek için amansızca çalışılmaya başlandı. Hiç birşeyi sormadan sorgulamadan herkes kendisini tempolu bir iş arenasında buluverdi. Üstelik bu iş arenasına girebilmek için diyette ödemek gerekiyordu ve hala da ödenmekte.

Eğitimli, saygılı, kurallara uyan ve otoriteye itaat eden elemanlara sahip olabilmek için elemanların eğitim masraflarını iş sahiplerinin kendileri karşılaması gerekirken bu yükten kurtulmak için herşeyi elinde bulunduran bir kesim insan tarafından bu iş devlet eğitimine havale edildi ve esas genel eğitim amacından sapma yoluna ilk adımınıatmıştır. Böylece ücretsiz eğitim de başlamış oldu ama eğitim sisteminin modeli tamamen modern köle yetiştirmek üzerine kurulu bir sistemle. Ücretsiz eğitim dediğimize bakmamak lazım vatandaşların vergileriyle yani kendi paralarıyla okudukları ve birilerinin arzuladıkları kıvama gelene kadar insanların eğitim gördükleri bir düzenden bahsediyoruz. Ve bu düzende zayıf olana yer bulunmamakta amaç rekabetçi, iş bilen, hali hazırda aileden donanımlı kişileri çekmek olduğu için alt kesimler otomatikmen eğitim ve iş dünyası ilişkisinden soyutlanmakta. (1900’ler den sonra sanayisi gelişmiş olan ülkelerdeki eğitim modellerindeki değişiklikler sırasıyla incelendiği zaman bu tez kolayca farkedilebilir. Yunanistan`da ilk girişim 1913 ve 17’de yapıldığı görülmekte. Fakat asıl etkili değişiklik 1929 yılında ikinci Venizelos döneminde sunulan eğitim modeliyle gerşekleştiği görülmekte sonrasında 97/98’lere kadar sunulan bütün modellerde aynı çizginin izlendiği ve hatta daha da cüretkar şekilde izlendiği söylenebilir)

Kısacası bunun ironik anlamı şudur: her insan doğduğunda borçlandırılmış bir şekilde gözlerini dünyaya açar ve eğer parası varsa kendi parasıyla belirli bir kıvama gelene kadar eğitim süzgecinden geçer. Akabinde borçlarını ödemek için ömür boyu çalışır (çalışmaya mahkum edilmiştir) ve dinlenmek üzere huzur! içinde hayata veda eder.

Umarım yazının başlığı şimdi biraz netlik kazanmıştır. Borçların yeniden yapılandırılmasıyla bu kaosun önüne geçilemeyeceği gün gibi açık. Bunun adına denilse denilse ancak günü kurtarmak denir. Yunanistanla birlikte bir çok ülke borç krizinde kısır döngü olayına girmiş olduğunu söylersek abartmış olmayız herhalde. Toplumda ki mevcut rol dağılımıyla ve mevcut bankacılık sistemiyle her 3-4 yılda bir global krizin tekrarlanacağı muhtemel bir durum. İrlanda, Yunanistan, İtalya ve Portekiz gibi ülkelerden sonra yakın bir tarihte Fransa, Amerika ve Almanya dahil muhtemel bir krizin ortasında olma ihtimalleri oldukça yüksek.

Sokaklara çıkıp-çıkmamak herkesin kendi tercihi, doğru veya yanlış fakat çıkıpta ‘’bana dokunmayan yılan bin yaşasın’’ anlayışıyla ‘’benim maaşımı kesmeyin, beni işten atmayın’’ tarzında ki hareketlerle bu kaosun kalıcı çözümünü beklemek yanlıştır. Herşey biz insanlarda başlıyor ve biz insanlarda bitiyor. Kısacası herşey bizim elimizde. Yeter ki hayattan ne istediğimizi ve nasıl yaşamak istediğimizi bilelim.

 

Ridvan Köse Mehmet