Kullanıcı Oyu: 0 / 5

Yıldız etkin değilYıldız etkin değilYıldız etkin değilYıldız etkin değilYıldız etkin değil
 

Yüzyıllar boyunca dünyanın yönetim merkezi olmuş Avrupa, yarım asır önce bu birincilik mevkiini A.B.D.’ye devrederken, ilk işçi göçlerini de almaya başlamıştı. Savaştaki kayıplar ve daha sonra refah düzeyinin yükselmesiyle düşen doğurganlık oranı, Avrupa’yı daha fazla göçmen işçi almaya mecbur etti. Göçmenler, bugün 731 milyon nüfuslu Avrupa’nın 70,6 milyonunu oluşturacak kadar büyüdüler. 

 

Her ne kadar AB’nin geleceğin yegane gücü olacağı yönünde fikirler olsa da, Avrupa’nın yavaş yavaş fakat sürekli gerileyen bir güç olduğu artık su götürmez bir gerçek. Bir zamanlar bölgedeki güç birikiminin etkisiyle bütün dünyaya yayılıp egemen hale gelen, ayrıca kendi nüfusu dünyanın muhtelif yerlerine göç eden Avrupa, şimdi baktığımızda sanki bu sürecin kısmen tersini yaşıyor gibi bir tabloyla çıkıyor karşımıza. Sürekli artan göçmen nüfusunun dışında, eskiden bütün dünyanın sanayi üretimini yaparken, bugün kıtaya girişi gittikçe artan yabancı ürünlerle karşılaşılıyor. Avrupa’nın bu gerileyen gücünün ve özellikle 2008 krizinin en çok burayı vurmasının, milliyetçiliği arttıran sebeplerden olduğunu söylersek abartmış olmayız. Zira tarihe baktığımızda, lider devletlerin bu konumlarını yitirdiklerinde milliyetçi akımlara ev sahipliği yapmış oldukları görürüz: Osmanlı’nın son dönemindeki milliyetçi İttihat ve Terakki hareketi veya 18.yy başında kısa bir süre dünya lideri olmuş Fransa’nın bu konumu yitirmesiyle gerçekleşen Fransız Devrimi’ndeki milliyetçi ruh. 

 

Fakat Avrupa’da milliyetçiliği asıl körükleyen göçmen sayılarındaki artıştır. Farklı yaşam tarzına sahip göçmenler, bölgede yaşanan sorunlarda, örneğin 2008 ekonomik krizinde, sorunun sebebi olarak hep ilk hedef gösterilen olma talihsizliğini yaşamaktadırlar. Avrupa’daki aşırı milliyetçiler, refah devleti anlayışına da sert eleştiriler yönelterek, bundan göçmenlerin yüksek düzeyde fayda sağladığını ve devleti zayıflattıklarını öne sürmektedirler.

 

Bu noktada, Avrupa’daki aşırı milliyetçilerin artık sembolü haline gelmiş Geert Wilders’ten söz etmek yerinde olacaktır. Hollandalı siyasetçi, ateist olmasına  rağmen Avrupa’nın Hıristiyan-Yahudi değerlerine sahip olduğunu, bugün de Avrupa’da en büyük tehlikeyi, çoğalan Müslümanlar olarak gördüğünü belirtmektedir . Ayrıca kendisini bir liberteryen  olarak göstermektedir. Wilders’in partisi PVV’nin 2010 seçimlerinde Hollanda meclisindeki sandalye sayısını 9’dan 24’e çıkarması ve hükümeti dışarıdan destekleyen parti olması, yükselen göçmen karşıtlığının ve refah devleti ilkesinden duyulan rahatsızlığın bir yansımasıdır.

 

Göçmenlerin büyük bir bölümünü oluşturan Müslümanları ele aldığımızda ise Müslümanlar diğer göçmenlere göre daha zor entegre olan topluluk olarak göze çarpmakta ve bu nedenle de Avrupa’daki İslam karşıtı hareketlere zemin hazırlanmaktadır. Özellikle 11 Eylül’den sonra İslam’ı bir tehdit olarak algılayan ve Batı medeniyetine tam zıt, düşman bir olgu olarak görmeye başlayanların sayısında önemli bir artış olmuştur. Fakat Avrupa’da ateizmin ne kadar yaygın olduğunu düşünürsek bunun dini bir tepki değil kültürel bir tepki olduğunu anlarız. Konuya yerli halk açısından bakarsak, muhafazakâr kesimde, tarihsel önyargının yanında, Müslümanları her yerde görmek, ülkelerinin yabancılar tarafından ele geçirildiği zannına kapılmalarına yol açıyor. Öte yandan Müslümanlar da entegre olmamak için sanki elinden geleni yapıyor. Yeni bir kültür karşılarına çıktığı zaman ya tamamen çizgilerini kaybedip değerlerini yitirmiş insanlar olarak potansiyel suçlulara dönüşüyor ya da tamamen içlerine kapanıp yobazlık derecesine varacak kadar dinin bile emretmediği bazı davranışlarda ısrar edip entegrasyona karşı çıkıyorlar. Mesela, Floransa’nın merkezindeki bir camide savaş narası atar gibi bir cuma hutbesi okunabiliyor; sanki düşmanlarla çevrilmiş gibi bir ruh halini sezebiliyorsunuz. Halbuki kendi değerlerini muhafaza edip yeni kültüre entegrasyon mümkün, ama bugün Avrupa’daki Müslümanların maalesef çok azı bunu başarabilmiş durumda.

 

Görüldüğü gibi Avrupa’nın gerileyen gücü, artan göçmen sayısı ve şiddetli milliyetçi rüzgarları yakın geleceğini değişimlere gebe hale getiriyor. Umarım bu değişimler yeni acıları da beraberinde getirmez. Temennim odur ki, göçmenler dinlerini, değerlerini koruyup, yeni buldukları kültürün de güzel taraflarıyla bütünleşip yerli Avrupalılarla beraber parlak bir medeniyete doğru yol alırlar.

 

Fatih Hafızmehmet