Kullanıcı Oyu: 0 / 5

Yıldız etkin değilYıldız etkin değilYıldız etkin değilYıldız etkin değilYıldız etkin değil
 

Hasta adam Avrupa’yı iki seksen masaya yatırıp, kangren olan parçalara neşter vurma zamanı gelmiş ve geçmektedir. 2008 yılında ABD’de başlayan ve felaket tellalı medyanın tabiri ile  tüm dünyayı kasıp kavuran bir ekonomik buhrandır bu. Sebeplerinin ve sonuçlarının sözde uzmanlar tarafından çokça tartışıldığı ancak bulunan çözümlerin bu ekonomik yaraya merhemden çok, tuz olduğu aşikârdır.

Krizin altında veya üstünde çok fazla aranacaklar listesi var aslında; komplo teorisi sevenler derin güçleri, böyle teorileri sevmeyenler ise paranoyak düşünceleri suçlayabilirler. Maalesef tüm bu haklı veya haksız suçlamalar cebinize uzanan elleri engelle(ye)meyecek. Bu noktada, krizin Avrupa’ya ve de özellikle Yunanistan’a olan yansımasına şöyle bir bakalım:

 

Avrupa Birliği’nde % 23 olan gençler arasında işsizlik oranı, Yunanistan’da % 53 ve her geçen gün düşmek yerine maalesef artmaktadır (BBC, 2012). Bunun dışında AB’de yaşayan vatandaşlar arasında aşırı milliyetçilik dalgası yayılmaktadır. AB üyesi hükümetlere dayatılan kemer sıkma politikaları ve Brüksel merkezli ülke yönetimleri söz konusu ülkelerin halklarını son derece rahatsız etmektedir. Bu hoşnutsuzluğun en belirgin örnekleri ise, ardı arkası kesilmeyen grevlerdir. Tüm bu tepkiler, suçluya, “Suçlu, ayağa kalk!” demek içindir.

 

Peki, bu oluşan ekonomik buhranın Yunanistan’daki sorumlusu kim?

Politikacılara göre onların hiç suçu yok ve suçlu diğer Avrupalı meslektaşları. Vatandaşa sorarsan, o politikacılar yok mu; soyup, soğana çevirdiler canım memleketi… Peki, vatandaş olarak bizim hiç mi suçumuz yok? Baştakiler kadar olmasa bile, suçumuz var elbette… Suçumuz, etrafımızda olanlara sadece neme lâzım dememiz. Konunun daha iyi anlaşılması ve kıssadan hisse maksadı ile, Kanuni Sultan Süleyman zamanına atfedilen neme lâzım hikayesini anlatalım:

Kanuni Sultan Süleyman Han, en parlak günlerini yaşayan devletin âkıbetini hayâl eder. Günün birinde Osmanoğulları da inişe geçer, çökmeye yüz tutar mı, diye düşünmeye başlar. Bu gibi soruları çoğu zaman sütkardeşi meşhur âlim Yahyâ Efendi’ ye sorduğundan bunu da sormaya niyet eder. Güzel bir hatla yazdığı mektubu, keşfine inandığı Yahyâ Efendi’ ye gönderir. Mektup kısaca şöyledir:

“Sen ilâhî sırlara vâkıfsın. Kerem eyle de bizi aydınlat. Bir devlet hangi halde çöker? Osmanoğulları’ nın âkıbeti nasıl olur? Bir gün olup da izmihlâle uğrar mı? ”

Mektubu okuyan Yahyâ Efendi’ nin cevabı bir bakıma çok kısa, bir bakıma da uzundur. “Neme lâzım, be Sultanım! ”

Topkapı Sarayı’nda bu cevabı hayretle okuyan Sultan, bir mânâ veremez. Yahyâ Efendi gibi bir zâtın böylesine basit bir cevapla işi geçiştireceğini pek düşünemez. “Acaba bilmediğimiz bir mânâ mı vardır bu cevapta? ” diye söylenen Kanuni, Yahyâ Efendi’den bir açıklama ister. Yahyâ Efendi de bunu şöyle açıklar:

Sultanım, bir devlette zulüm yayılsa, haksızlık şâyi olsa, işitenler de neme lâzım deyip uzaklaşsalar; sonra koyunları kurtlar değil de çobanlar yese, bilenler bunu söylemeyip sussa, gizleseler; fakirlerin, muhtaçların, yoksulların, kimsesizlerin feryâdı göklere çıksa, bunu da taşlardan başkası işitmese… İşte o zaman devletin sonu görünür. Âsâyişe itaat hissi gider, halkta hürmet duygusu yok olur. Çöküş ve izmihlâl de böylece mukadder hâle gelir…

 

İşte Yunanistan’ın hali bu; işitenler neme lazım deyip uzaklaştı ve koyunları da kurtlar değil ama çobanlar yedi. Şimdi de kesintiler ve kemer sıkma politikaları ile bu yaraya merhem olunmaya çalışılmakta. Görünen köy kılavuz istemez derler; bu politikalar ile bir adım bile ilerlenemez. Vergi adı altında devletin vatandaştan göz göre göre aldığı bir haraçla, eski sözde tozpembe günlere ulaşmak sadece bir hayal olur. Bu haracın değişik yerleşim birimlerinde farklı oluşu, hatta aynı yerleşim birimlerinde sadece bir kısım vatandaştan talep edilmesi; sistemdeki işlemezliği ve köy-kılavuz ilişkisini açıkça ortaya koymaktadır. Bunları söylememdeki maksadım, hala o pembe dizilerdeki günlerin geleceğini düşünen veya o günleri özleyen varsa, onları uyarmaktır: “Kral çıplak!”.

 

Hırsızın hiç mi suçu yok?

John Perkins’in bir ekonomik tetikçinin itirafları kitabında, özetle, belirli ülkelerde bugünün çocuklarının ve onların torunlarının başına örülen çoraplar anlatılıyor. Öncelikle, bu ülkeler sağlık, eğitim ve alt yapı hizmetleri bahanesi adı altında muazzam bir borç yükü altına sokuluyor ve bu ülkelerin iflas ettirilmesi hedefleniyor. John Perkins bu durumu şöyle anlatıyor: “Sonuçta bu liderler öyle bir borç batağına saplanırlar ki Amerika’nın sadık köleleri olurlar. Böylece siyasi, ekonomik ve askeri gereksinimlerimizi istediğimiz zaman istediğimiz şekilde karşılarlar”. Ayrıca söz konusu ülkeler Birleşmiş Milletler’de (BM) lehlerine oy, askeri üs kurma, petrol ve diğer doğal ham maddelerin kullanımı gibi ihtiyaçlarını sağlarlar. Kısaca, borç yiyen kesesinden yer ve sonuçta bu ülkelerin yönetimleri – daha ağır tabirle, yöneticilerin tasmaları – ekonomik tetikçilerine geçer. Bu kapsamlı açıklamadan sonra, kriz filminde neden Yunanistan’ın başrolde olduğu ve krizin faturasının neden özellikle Yunanistan’a çıkarıldığını biraz daha derin düşünelim.

 

Şimdi de, Nasrettin Hoca’ya atfedilen malum hikâye ile buradaki hırsızı açıklamaya çalışalım:

Bir gün Nasreddin Hoca'nın eşeği çalınmış. Can sıkıntısı içinde durumu komşularına anlatınca her kafadan bir ses çıkmaya başlamış:
-Hocam demiş niye ahırın kapısına iyi bir kilit takmadın sanki? Bir başkası:
-Evine hırsız giriyor da senin nasıl haberin olmuyor? diye konuşmuş. Bir diğeri de:
-Hocam demiş, kusura bakma ama eşeğin çalınmasına en büyük sebep yine sensin. Çünkü doğru dürüst bir ahırın bile yok. Nerden baksan dökülüyor.
Hoca kızmış:
-Yahu demiş, iyi güzel de kabahatin hepsi benim mi? Hırsızın hiç mi suçu yok?

 

Evet, Yunanistan’ın ekonomik durumunda Almanya’nın hiç mi payı yok? Var elbette, Yunanistan’ın içinde bulunduğu bataklığa saplanmasına izin vermek ve hatta desteklemek Almanya’nın en büyük suçu. AB’de savunma sanayine en fazla para harcayan ülkenin Yunanistan olduğunu biliyor muydunuz? Peki, bu silahların büyük bir kısmının Almanya’dan alındığını? Bazı rivayetlere göre, alınan çoğu silahların ikinci el ve işe yaramaz, ayrıca bu silahların alınması karşılığında borç veya kredi şeklinde Yunanistan’a nakit para girişi olduğuna ne dersiniz? Bu ve benzer konuşmalar epey revaçta aslında. Peki, doğruluk payı olabilir mi? Ateş olmayan yerden duman çıkmaz derler, bu atasözünden yola çıkarak, neden olmasın diyebiliriz. Bu iddiaları güçlendiren unsur ise, Almanya’nın sadece Yunanistan’a değil, aynı zamanda Türkiye’ye de milyar dolarlık silahlar satması. Medyanın ve bazı derin güçlerin sürekli iki ülkeyi kafalarında karşı karşıya getirmesi ve de iki ülke halklarının milliyetçilik duygularını kabartmaları Almanya’nın ekmeğine yağ sürmüştür. Kendi çıkarları doğrultusunda, Almanya Avrupa Birliği’nin devamını istemektedir: üreten bir Almanya için, üretmeyen ancak çokça tüketen ülkeler iyi birer pazardır. Bu nedenle, Almanya her halükarda Yunanistan’ı desteklemiş ve daha fazla tüketmesini istemiş, hatta bataklığa saplanmasını göze almıştır. Babasının hayrına bir şey yapmamıştır yani; her şey kendi çıkarları doğrultusundadır. Şimdi de Yunanistan’ın bu bataklıktan çıkması için var gücüyle çalışmaktadır. Tabi, yerseniz…

 

Şimdi krizin reçetesini soranlar varsa, araba devrildikten sonra yol gösteren çok olur sözünden haberdarlardır sanırım. Bizim sözde çokbilmiş uzmanlarımız bize daha ne reçeteler ile gelecek kim bilir. Biz biz olalım, reçeteyi kullanmadan önce hastalığın doğru teşhis edildiğinden emin olalım. Yoksa sadece yuttuğumuz hapla kalmaz, ayvayı da yeriz. Burada ayva ile ilgili ek bilgiler vereyim: “Ayva, kalbdeki sıkıntıyı giderir, mideyi kuvvetlendirir, idrar söker, zafiyeti önler, hazmı kolaylaştırır, bulantıyı keser, fakat dişlere ve bağırsaklara zararlıdır. Hamile iken ayva yiyenin çocuğu güzel olur. Kompostosu çocuk ishaline çok tesirlidir.”(Dinimizislam.com)

 

Reçetedeki ilaçları kullanma ve ayva ya da kazık yemeyi tercih konusunda hepimiz son derece serbestiz. Ancak, seçeneklerden birini işaretlemeden önce sorulardan ve de doğru sınavda olduğumuzdan emin olalım. Son olarak, tüm bu yaşananların bir sınav olduğunu unutmayalım ve ona göre davranalım. Reçeteyi vermeyeceğimi söylemiştim ama dayanamadım. Hazırsanız, derin bir nefes alın ve yüksek sesle okuyun lütfen: “Reçete: SABIR”. Zira atalarımız; “Sabır, acı ise de meyvesi tatlıdır” demişlerdir.

 

İbrahim Ali (Londra) 

Rastgele Makale

Η αϋπνία είναι η κατάσταση κατά την οποία ένα άτομο νιώθει ότι δεν χορταίνει ύπνο και ότι ο ύπνος που κάνει δεν τον ξεκουράζει. Αυτό συμβαίνει όταν το άτομο:

Devamını oku...