Kullanıcı Oyu: 4 / 5

Yıldız etkinYıldız etkinYıldız etkinYıldız etkinYıldız etkin değil
 

Son iki üç yılda yaşanan gelişmelerden sonra insan kendisini ‘’Ne olacak bu dünyanın hali?’’ demekten alıkoyamıyor. Açıkçası merak ettim: ‘’Derdi dünya olanın dünya kadar derdi olurmuş’’ sözü ne kadar geçerlidir? Hayır, bir geçerliliği yoksa boşu boşuna kullanıp da aforizma israfı yapmayalım.

Aslında belki de durum sandığımız kadar karışık veya zor olmayabilir. Ünlü bir üşenirin de dediği gibi “sanırım dünyaya nazar değdi”. O yüzden de devletler, nazarı çıkartabilmek için dünyaya kurşun döküyor. Nazar o kadar da fazla değil diyenler gaz ve copla idare ediyor.

 

Yunanistan, İspanya, İtalya derken Avrupa geneline yayılan bir sosyal patlama sürecini yaşadık. Akabinde Arap baharı patladı daha sonra ABD ve Latin Amerika. Neredeyse eylemlere sahne olmayan ülke kalmadı dersek yerinde olur.

 

Özetle, Arap baharı özgürlük ve demokrasi  diyerek yola cıktı. Avrupa ülkeleri işsizlikten ve sosyal dağılımda eşitsizlikten yakındı. En son Türkiye gezi parkı vesilesiyle “özel hayata ve farklılıklara saygı” dedi. Ve Yunanistan’da en son devlet kanalı ERT’in kapatılmasına tepki gösteren halk yine sokaklara döküldü.

 

Halk artık her şeye tepki gösterir oldu. Daha şeffaf ve kırılgan bir yapıya büründü. Çok daha rahat ve kolay bir şekilde sokaklara inip tepkisini dile getirebiliyor. Peki nasıl oldu bu? Eskiden haksızlıklar olmuyor muydu? “Bilinçlendik!” cevabı yeterli olur mu? Kısmen evet, bilinçlendik ama nasıl?

 

En büyük etken teknolojinin nimeti iletişim kolaylılığı. Bir toplumun kalkınmasında, gelişmesinde ve bilinçlenmesinde en büyük etken iletişim ve ulaşım kolaylığı. Bütün dünyadaki olayların ortak özelliği doğal olarak bulundukları konumdan rahatsızlık duyup daha yaşanılabilir bir ortam oluşturma arzusunda birleşiyor. Buna ‘’seviye atlamak’’ da diyebiliriz. İste bu noktada olayları ikiye ayırıp ve akabinde iki kelam etmenin faydası var.

 

İlki, Arap baharı. Genel anlamda Arap baharı için diktatörlüklerden ve krallıklardan kurtulup gelişmiş ülkelerin uyguladığı ‘temsili demokrasi’ yönetim biçimine kavuşma arzusu diyebiliriz. Arap dünyasında her ülke arzu ettiği demokrasiye geçtikten sonra kontrolün hangi kesimde olacağına dair ayriyeten iç çekişmelere girmiş olması ve dış ülkeler kendilerine en yakın gördükleri kesimi destekleyip olayları lehlerine çevirmek istemeleri ayrı bir olay tabi. Dış ülkelerin buradaki rolünü krizi fırsata çevirme yöntemi olarak adlandırabiliriz.

 

İkincisi, gelişmiş ülkelerde yaşanan sosyal patlamalar. Avrupa ülkelerindeki protestoları Arap baharından farklı kılan en büyük özellik 70’lerde 80’lerde olduğu gibi ‘’ekmek, eğitim, özgürlük’’ anlayışından uzak olması. Zira Avrupa o talepleri geride bıraktı. Kazanılmış olan o hakların üstüne daha da bir şeyler katarak ilerlemek istiyor. ‘’Benim hayatım, benim bedenim, benim kararım’’ tarzında görüşler hakim. “Beni doğrudan ilgilendiren konularda niye benim fikrim alınıp bana danışılmıyor?” sorusu listenin en basına eklenebilir.  Bu da bizi antik Yunanistan’a şehir devlet yapılanmasına özelikle de eski Atina’da uygulanan doğrudan demokrasi yöntemine sevk ediyor. O dönemlerde, idareciler tarafından şehri ilgilendiren bir karar alınacağı vakit halk bizzat ‘’Agora’’ diye adlandırılan yere toplanıp karar hakkında oylama yapıyordu. Zamanla nüfusun ve ülkenin sınırlarının gelişmesiyle birlikte bu yöntem kendisini temsili demokrasiye bıraktı.

 

Yasaları sahiplenen bir toplum modeli

Önemli ve kritik konularda hükümetin sıkça halkın iradesine başvurması durumunda halk, söz konusu yasaları benimseyip yürürlüğe girmelerinde ve uygulanmalarında aktif rol üstlenebilir. Netice itibarıyla emrivaki şekilde oylanıp uygulamaya konan ve toplumun dinamiklerine ters düşmesinden ötürü tozlu raflara kaldırılan yasaların önüne geçilebilir. Yasalarla barışık bir toplum ve yürütmede zorluk çekmeyen bir hükümet modeli imkansız değil.

 

Peki bu devirde temsili demokrasinden doğrudan tam demokrasiye geçiş mümkün mu?

Bana göre evet, mümkün ve olması gereken de zaten budur. Sokakları dinlendirip rahatlatacak olan başka kalıcı bir yöntem görünmüyor maalesef. Çünkü tepkiyi çeken esas mesele yürürlülüğe konan yasaların doğruluğundan ziyade vatandaşların o konuda iradesi alınmamış olmasıdır. Özelikle de içinde bulunduğumuz bu iletişim cağında sosyal medya aracılığıyla her birey hem okur hem yazar pozisyonunda. Her konuya refleks gösterip anında fikir sunma, tepki gösterme ve iradesini ortaya koyabilme konumunda. Ve bu fikirler konu daha tazeliğini korurken dakikalar içerisinde yayılıp bir örgütlenme yöntemine dönüşebilmekte. Eskisi gibi bireyler sadece dinleyici (tv, gazete) konumunda değil veya iş işten geçtikten sonra başkentten memleketine dönecek olan temsilcinin getireceği haberlere bağlı bir durumda hiç değiller.

 

Sanal dünya ile gerçek dünya arasında gidip gelen bir jenerasyon

En can alıcı nokta ise temsilcilerin yetersizliği. Sürekli gelişen ve gelişmekte olan dünyaya adapte olup o doğrultuda bir takım talepleri ve beklentileri olan bir nesil ve karşılarında idareci olarak bu hızı yakalayamamış olan başka bir kuşak. Klasik eski ile yeni çatışması. Ama bu sefer pabuç biraz pahalı çünkü olayın özünde sınırsız bir hayal gücü ve talep listeleri var. Toplum psikolojisinde araştırma olabilir. Sokakları dolduranlar arasında 90 doğumlular çoğunlukta ve yeni bir duaya vurgusu yapmaktalar. Şöyle ki, yeni neslin bilgisayar ekranıyla sinirli kalan kendine özgü bir dünyası mevcut. İstediği gibi şekillendirebildiği, arzu ettiği gibi yönetebildiği, imkansızlığın ve sınırların olmadığı, zaman kavramının ortadan kalkmış olduğu bir dünya. Hayalini kurup yasamak istediği dünyanın küçük bir yansımasını kopyasını yasamaktadır. Sanal veya teknik dünyadaki hayatın benzerini gerçek dünyaya aktarımı ve gerçek hayatta onun karşılığını arama eğilimi hakim.

 

Kısacası sms’lerle, online anketlerle v.s. yöntemlerle şarkı yarışmalarından tutun da yemek yarışmalarına kadar bir sürü konuda irademizi ortaya koyabildiğimiz bir ortamda geleceğimizi ve hayatimizi doğrudan alakadar eden konularda neden fikrimizi beyan etmeyelim, edemeyelim düşünceleri… Bunun demokraside adı referandum. Fakat referandum çok zaman isteyen ve masraflı bir süreç. Onun yerine bazı durumlarda önemli ve kritik konularda rahatlıkla halka danışılmasını kolaylaştıracak bir sistem gerek. Bu da ‘yarı temsili yarı doğrudan demokrasi’ anlamına geliyor. Ve dediğimiz gibi bu sistem mümkün görünüyor.

 

2020’de mühendislik bakımından doğrudan demokrasi hayal değil

Teknolojinin ulaştığı son noktaya baktığımızda artik mesafe ve zaman kavramlarını geçerliliğini yitirmiş durumda. Özelikle de 2020’de günlük hayatımıza tamamen yerleşecek olan 5G teknolojisiyle hayli hayli mümkün görünüyor. Tabi bir tek bahse konu teknolojinin alt yapısını oluşturmakla ve hayatımıza girmesiyle olacak iş değil. Öncelikle hükümetlerin bunu istemesi ve o yönde adim atmaları gerekiyor. Milletin de teknolojiyle içli dışlı ve onu bilinçli şekilde kullanıp kabullenmiş olması gerekiyor. Güvenlik konusu mühendislerin işi ama ben yine de parmak izi tarayıcısı her derde deva olmuştur tezini savunanlardanım. Bu konuda doğal olarak ‘’iyi de Batı Trakya’nın köylerinde daha doğru dürüst internet yok, anlık referandum da neyin nesi?’’ diyebilirsiniz. Haksız da sayılmazsınız. Açıkçası ilk etapta Japonya’dan ümitliyim. Hem unutmayalım buğun yasadıklarımız bir zamanlar hayaldi sonra proje haline geldiler ve akabinde buğun onlardan istifade ediyoruz.

 

İtalya’da yeni kurulan bir siyasi parti son seçimlere sadece internet üzerinden hazırlanarak katıldı. Televizyon kanallarına çıkmaya ve gazetelere demeç vermeyi kabul etmeyen parti yöneticileri tamamen internet üzerinden organize olup seçimlere öyle katıldılar ve %25’lik bir oy oranıyla iktidar ortağı oldular. Oluşturdukları siteden seçmenlerinden belirli aralıklarla güven oyu almaktalar ve daha da önemlisi partinin seçmenleri her altı ayda bir her milletvekilini ayrı ayrı değerlendirmek için oylamaya sunarak icraatlarından memnun olup olmadıklarını belirtiyor. Memnun olmadıkları bir milletvekili çıkması durumunda onun yerine partinin içinden başka bir vekil yerini alıp yola devam ediliyor. Halk aynı zamanda aktif denetleyici rolünde. İtalya’daki bu ufak örnek önümüzdeki yılların yönetim şekline ışık tutmakta.

 

“Allah’ın ve devletin isine karışılmaz” deyimi kısmen geçerliliğini yitirdi mi?

Cevap yine evet. Etrafımıza baktığımız zaman dünya kaynayan bir kazan haline büründü. Neredeyse sosyal patlamaların yaşanmadığı ülke kalmadı ve bütün bu ülkelerde hükümetlere ‘’biraz yavaş gelin yerler kaygan’’ mesajı verildi, verilmekte. Halk, artik yüksek bir sesle ve alenen devletlerin işine karışmakta o yüzden kısmen geçerliliğini yitirdi diyebiliriz.

 

Fakat insanin doğasında devamlı çatışmak vardır. İnsanoğlu çatışarak varlığını sürdüren bir varlık. Tez – antitez eşittir sentez (sonuç) dengesi. Bir fikir vardır ve her zaman o fikre karşı bir görüş ve onların harmanlanmış hali bir sonuç yani yasadığımız o anı, durumu meydana getirir. Sonra o sonuç monotonlaşır ve tez haline gelir onun karşısına yine başka bir antitez çıkar ve yeni bir sonuç verir. Bu böyle devam eder gider. Örnek vermem gerekirse. Kapitalizm bir tez ise Komünizm antitezdir ve bu ikisinin ortak varlığı buğun yasadığımız sureci meydana getirir. Ki düşündüğümüz zaman kapitalizm kalifiye, organize isçilere ihtiyaç duymaktadır. Bu ihtiyacı devasa isçi sınıfıyla sağlayan komünizm vardır. İsçi sınıfı, ise ve maaşa ihtiyaç duymaktadır. Bunu sağlayan kapitalizm vardır. Birbirini tamamlayan iki düşman değil iki dosttur bu kavramlar.

 

Yukarıda bahsettiğimiz kitlesel çatışmaların kalıcı mutlu sona ulaşması durumunda başka bir kitlesel çatışma ortamının kapısı aralanabilir. Buğun sokaklarda hükümetlere, devletlere baş kaldıran halkın ileride alenen kurumsallaşmış dinlere karsı sokakları doldurmayacağını kim söyleyebilir?

 

Kurumsallaşmış dinler vasıtasıyla devletlerin hür iradenin önüne geçip inancı dikte ettikleri ve dinleri istismar ettikleri yönünde eleştiriler sıklıkla gündeme geliyor.  Bir devletin tek bir dini resmi olarak tanıması ve tüm imkanlarını ve inisiyatifini hatta ekonomi politikasını, dostlarını ve düşmanlarını ona göre şekillendirmesi ve belirlemesi bambaşka çeşitli sorunlara ve rahatsızlıklara yol açabiliyor. Ve belki de sırf devlet gücü sayesinde tek bir yaradanın çocukları olan Olympos’un çocukları ile Hira dağının evlatları samimi bir ortamda aynı masada bulaşamıyordur. Kim bilir? 

 

 

Ridvan Köse Mehmet